AKADEMİ: GÖREV VE SORUMLULUKLAR*
Prof. Dr. Yücel KANPOLAT
TÜBA Başkanı
Saygıdeğer Konuklar,
Değerli TÜBA Üyeleri,
Yaşadığımız dünyanın 4,5 – 6 milyar yıllık bir geçmişinin olduğunu biliyoruz. Bu uzun geçmiş içerisinde insan adıyla tanımlanan bizler sürecin epeyce geç bir döneminde tarih sahnesine çıkabildik. İlk atalarımız kurak Afrika’da ağaçları terkederek kendilerine yiyecek aramaya çıktılar. Bu sıkıntılı süreçlerden geçip tarih diye bildiğimiz bir dönemde yaşamlarının büyük kısmını beslenme ve barınma için harcadılar. Beslenme ve barınmanın nispeten kolay olduğu, büyük nehirlerin denizlerle buluştuğu bölgelerde yaklaşık M.Ö. 7000 yıl önce ilk insan topluluklarını meydana getirdiler. Bu yapılanma içerisinde ilkel bitkisel ilaçların nasıl kullanılacağı, hayvan hastalıklarının ilkel tedavisi, kırık tedavisi gibi şeyler bilinmekteydi. İlk hekimler bitkisel ve hayvansal ilaçları kullanabiliyorlardı. Eski Mısır ve Mezopotamya’da milattan yaklaşık üç bin yıl önce yerleşik toplulukların yapılanması söz konusuydu. Bu yapılanma içerisinde yönetim, hekimlik, çiftçilik, tarım gibi tarım toplumunun kurumları oluşmuştu. Keza, tarım toplumunda bilgi çok önemliydi ve yazının bulunmasıyla eğitime verilen önem giderek arttı. 
İlk uygarlıklar Dicle, Fırat, Nil ve İndüs gibi büyük nehirlerin deltalarında oluşmuştur; çünkü bu deltalarda ürün elde etmek, besin üretmek ve barınmak daha kolay ve güvenliydi. Bir anlamda bu nehir deltalarında insanların beslenme ve barınma ötesinde başka şeylere zaman ayırabilme şansları olmuştur. Bir başka deyişle de bu bölgelerde insanlar başlarını kaldırdılar, kendilerine ve etraflarına baktılar. Bir kısmı olayların neden ve nasıl oluştuğuna ait sorular sorup cevaplar aradılar. Kanımca, bunlar bizim ilk bilimci atalarımızdır. Diğer bir grup insan kendilerindeki ve çevrelerindeki değişiklikleri bazı ilahi güçlerle açıkladılar. Bunlar bizim inanç sahibi atalarımızdır. Bir başka grup da normal insanların bilimcilerin ve diğer insan gruplarının hissedemedikleri titreşimleri fark eden sanatçı atalarımızdır. Örneğin, çocuk ve anne-baba arasındaki özünde cinsellik bulunan ilişki Freud tarafından Oedipus ve Electra Kompleksi olarak tanımlanmıştır ama olay bir tiyatro yazarı olan Sophokles tarafından İsa’nın doğumundan önce Kral Oedipus adıyla oyunlaştırılabilmiştir.
İnsanların bilgi sahibi olması bugün olduğu gibi tarih boyunca hep istenen, desteklenen, özlenen bir nitelik olarak hep değerli olmuştur. Bu nedenle eğitim ve bilgi, insanlığın her döneminde önemini korumuştur. Bilginin hikâyeler, masallar ve mitoloji yoluyla aktarılması aslında ilkel eğitim sisteminin bir parçasıdır. Örneğin, tıp tanrısı Aesculapios’un hikâyesi salt mitolojik bir anlatım olmaktan çok tıpla ilgili bir genel yorum ve iş bölümü öyküsüdür. Yazının bulunmasıyla bilgi ve kütüphaneler gücün göstergesi haline gelmiştir. Güç sahibi insanların güçlerinin göstergesi büyük şehirler ve kütüphanelerdir. Daha sonraki yıllarda bu yapılanmaya üniversiteler eklenecektir.
Yunanistan’da M.Ö. 5. asırda eğitim ve eğitimli insanlar önemsenmiştir. Eğitim veren bu insanlar akıllarını ve eğitim yeteneklerini parayla sattıkları için “akıllı adamlar” anlamına gelen sofistler olarak adlandırılmaktaydılar. Sofistler iyi giyimli, iyi yaşayan insanlardır. Bugün olduğu gibi bu insanların reklamları çok iyi yapılmaktadır. Pahalı bir yaşam tarzları vardır. Çok iyi konuştukları ve iyi hatipler oldukları için toplum tarafından özellikle yönetici ve eğitimli çocuklar yetiştirmek isteyen anne babaların tercih ettikleri insanlardır.
Sofistlere alternatif bir başka örnek Sokrates’tir. Kendisi basit bir yaşam tercih etmiş bir işçi ailesinin çocuğudur. İşçi elbiseleri giyer, çıplak ayakla dolaşmaktadır. Sofistlerin evvelden hazırlanmış salonlardaki gösterişli konuşmalarına karşın O, halka sokakta hitap etmektedir. Üstelik yaptığı iş için para almamaktadır. Sokrates ve daha sonraları Sokrates’e benzeyen insanlar için “bilgiyi seven” anlamında filozof deyimi kullanılmıştır.
Kuşkusuz Sofistlerin eğitimle öğrencilerine verdikleri pek çok yararlı bilgi olmuştur. Ancak sofistlerin öğretilerinin sonuçları Yunanistan’da pek çok geleneği parçalamış, öğrendiklerinin parlaklığıyla öğrenciler yaşam biçimlerini kurmak veya bu alanda yardım istemek imkânı bulamamışlardır.
Bazı görüşlere göre, Sokrates de bir sofisttir; ancak Sokrates sofistlere karşı gelmiş ve onlara inanmazlığını bildirmiştir. Sofistler bütün Yunan dünyasında dolaşırken O, Atina’dan ayrılmamıştır. İnsanlara düşünmeyi öğrettiği söylenmektedir. Yöntemi, olayları karşısındaki kişileri incitmeden sorgulayarak çözümü daha çok öğrencilere buldurmasıdır.
Sokrates’in en yakın öğrencilerinden biri Eflatun adıyla bildiğimiz Platon gerçeği araştırmayı kurumlaştırmış olan düşünürdür. Bu nedenle “Akademi” adıyla anılan kavram, eğitim kurumu olarak ilk kez Platon’la başlamıştır. M.Ö. 400’lü yıllarda ilk akademi ismini Akademos adını veren ailenin zeytinliğinde kurmuştur. Burada hem spor yapılması hem de öğrencilerin tartışma yoluyla toplumla uyum içinde yaşayan vatandaşlar yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. Platon’un ve daha sonraki öğrencisi Aristoteles’in eğitimle temel amacı gerçeği aramaktır. Bu da akıl yürütme yöntemiyle doğayı ve olayları sorgulayarak elde edilmektedir.
Akademi kurulduğu alanda Platon’un ölümüyle mekân olarak sonlanmıştır; çünkü arazinin yeni sahipleri bu mekânın başka amaçlarla kullanılmasını uygun görmüşlerdir. Hıristiyanlığın gelişme süreci içerisinde İskenderiye Kütüphanesi’nin kadın matematikçisi Hipatya öldürülmüş, kütüphane yakılmış, dinsiz insanları barındırdığı gerekçesiyle Akademi de kapatılmıştır. 
Aslında Akademi en geniş tanımıyla, bir okuldur. Girişine Akademia'nın matematiksel ve akılcı bir düşünceyle temellendirildiğine işaret etmek için "Matematiksel olanı kavramamış olan, buraya girmesin! (Ageometretos medeis eisito!)" yazılmıştır.
Platon, öğretmeni olan Sokrates'in izinden giderek batı felsefesini bugün bile şekillendirmekte olan önemli bir felsefe ekolünün kurucusu olmuştur. Bu ekol, aynı zamanda felsefe tarihinin en önde gelen okullarından birisi olan Akademia Okulu'nun ekolüdür.
Akademia ekolü, kuruluş döneminde materyalist düşünceye yönelmiştir. Daha sonraları, Arkesilaos ile birlikte okulun düşünsel yönü de "kuşkuculuk"a doğru kaymıştır. Bu dönemden sonra "Kuşkucu Akademia"nın en önemli düşünürleri olarak Arkesilaos ve Karneades ön plana çıkmışlardır. Platon’un ardılları olan bu insanlarla Platon felsefesi düşünce dünyasına yayılmıştır.
Akademia, yüksek düzeyli kapsayıcı etkisini Batı felsefe dünyası üzerinde bugün bile bütün canlılığı ve güncelliğiyle hissettirmektedir.
Platon'a göre onun Akademia'da yetiştirdiği insanlar ileride Yunan şehirlerinde siyasi liderlik yapacak ve politikaya yön vereceklerdir.
Akademia Okulu düşünce dünyasında çok uzun bir süre büyük bir önem arz etmiştir. Platon'un ölümünden sonra ise okul gerçek etkinliğini yitirmeye başlamıştır. Akademi’de Platon’un en başarılı öğrencilerinden birisi Aristoteles’tir. Aristoteles Platon’dan sonra Akademi’den ayrılır. Bir süre Assos’ta kalır, sonra da Büyük İskender’in babası Kral Philip’in ısrarıyla İskender’in öğretmenliği için Selanik’in kuzeyindeki Mieza’daki özel okula gelir. Yanında yeğeni ve öğrencisi Kallisthenes ile büyük bilim adamı Theophratos da vardır. Orada İskender ile birlikte yörenin İskender yaşıtı genç prenslerini eğitmiştir. İskender bütün büyük liderler gibi hocasının değerini ve öğrendiklerini yaşamı boyunca kullanmıştır. Büyük İskender efsanesinin arkasındaki Aristoteles gerçeğini kavramak herhalde yararlı olacaktır. 
Hıristiyanlığın gelişimiyle birlikte inanç sistemi ve sorgulama çatışması ön plana çıkar; çünkü Hıristiyan rahipler, geçim sebebi olabilecek birçok alanı ellerinde tutmaktadırlar. Bu dönem Karanlık Çağ olarak bilinmektedir. Roma İmparatorluğu yıkılır, Yunan kültürü ve felsefesi Hıristiyan rahiplerin karşıtıdır. Kilise babaları kendi alanlarının dışına çıkarak bilim, felsefe ve din çatışmasını oluştururlar ve kutsal kitapta yazılmayan hiçbir şeyi kabul etmemeye başlarlar. Rahipler tarafından kontrol edilen hastanelerde ilaçların yerini dini tedaviler alır. Okullarda kitabın yazdığı her şey doğru kabul edilir. “Skola” okul sözcüğünün karşılığıdır. Skolastik terimi de bu kökten türetilmiştir. Öğretim tümüyle kitaba bağlıdır. Kitabın yazdığı doğrudur; hatta öğretim üyeleri ellerini arkalarına bağlayarak yürürler; bunun gerekçesi, ellerinin deney yaparken kirlenme kuşkusudur.
Ortaçağ Hıristiyanlık düşüncesine egemen olan görüş tümüyle Hıristiyanlık kavramlarıyla oluşmuştur. Dünya evrenin merkezidir. Tanrı merkezli anlayış sorgulanamaz. Bu görüş Karanlık Çağ’ın temelini oluşturmaktadır. Bu dönemde doğuda İslamiyetin daha ılımlı yaklaşımları bilim ve teknolojinin gelişimini hızlandırmıştır. 1000’li yıllarda Bağdat’ta Halife Memun döneminde onlarca mütercim tüm çevrede yazılan kitapları tercüme etmektedir. Aynı yöntemle Yunan klasiklerinin de bu dönemde Arapça’ya çevrildiği ve Avrupa’nın bu yapıtları bu tercümelerden dillerine kazandırdığı ifade edilmektedir.
Avrupa’da Akademilerin Doğuşu
Bilimsel düşüncenin gelişmesinde 17. yüzyıldan önce bilim ile felsefeyi birbirinden ayırmak ve birçok kişiyi, öncelikle bilim adamı olarak betimleyebilmek oldukça zordu. Bu nedenle evreni anlamak ve oluşumu için mitlerden kurtularak bilimsel nitelikte ilk görüşü, evrenin sudan meydana geldiği hipotezini ortaya atan Thales (M.Ö. 6. yüzyıl) ilk filozof ve Archimedes ise (M.Ö. 287-212) matematiği deneysel verilere uyguladığı için ilk bilim adamı olarak kabul edilmektedir.

Avrupa’da üniversitelerin kurulmasının temel amacı din adamlarını eğitmektir. Aklın inançla, bilim ve sanatın ise dinle bağdaştırılması amacını güden ilk üniversite, 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesi’dir. Halen Avrupa Birliği’nin kabul ettiği anayasası aklın üstünlüğü ve bağımsız hür düşünceye dayanmaktadır. 1160 yılında kurulan Paris Üniversitesi ise bugünkü Notrdam Kilisesi’nin karşısındaki adada kurulmuştur. Bu üniversitenin öğretim üyelerinin bir kısmı daha sonra üniversiteden ayrılarak İngiltere’deki ilk üniversite kuruluşunu gerçekleştirmişlerdir. Oxford, Cambridge, Padua, Napoli, Salamanca, Prag ve Viyana üniversiteleri kurulmuştur. Bu üniversitelerde kitaplar az olduğu için öğretim, konferanslar ve tartışmalarla yürütülmektedir. Eğitimin temelini 7 yüksek bilim; gramer, hitabet, mantık, aritmetik, geometri, astronomi ve müzik oluşturmaktadır.

Üniversitelerdeki eğitim, 17. yüzyıla kadar Ortaçağ’dan kalma eğitim programı üzerine kurulmuştu. Rönesans ve onu izleyen dönemde bilimsel çalışmalar, Aristoteles geleneğinin egemen olduğu üniversitelerden çok, üniversite dışı kuruluşlarda yoğunlaşmıştır. Bilimin gerçek anlamda yeni bir gelişim sürecine girmesi, yerleşik pek çok önyargı ile birlikte, neredeyse kutsal bir dokunulmazlık içindeki Aristoteles etkinliğinin sarsılmasıyla mümkün olmuştur.
Bilimsel dernek olarak tarif edilecek ilk örgüt 1603-1630 yılları arasında faaliyet gösteren ve Roma’da gelişen Accademia die Lincei (Lincei Akademisi) idi ve Galileo bu derneğin üyesiydi. Lincei Akademisi benzer düşüncedeki kişilerin doğa felsefesi konularını tartışabildikleri bir gruptu ve 1630 yılında sona erdi.
Ayrıca, 1270’li yıllarda Floransa’da felsefe ve sanatla ilgili bir tür Akademi kurma gayreti yanısıra 1442’de Accademia Platonica Napoli’de aynı yıllarda Accademia Pontaniana sayılabilir.
1651 yılında Floransa’da Medici dükünün korumasında Accamedia del Cimento (Deney Akademisi) kurulur. Adında da anlaşılacağı üzere zamanının doğa felsefesi problemlerinin deneysel incelemesiyle ilgilidir.
17. yüzyılın ilk yarısında, diğer Avrupa ülkelerinde de Lincei Akademisi’ne benzer resmi olmayan gruplar ortaya çıkmıştır. Bütün yaşamını Paris’te Minims manastırında geçiren Marin Mersenne (1588-1648) sadece Fransızların değil, bütün Avrupa biliminin haberleşme noktası olmuştur. Galileo’nun çalışmaları kuzey Avrupa’ya onun aracılığıyla iletilmiştir. Galileo engizisyon tarafından ev hapsinde tutulurken- Discourses adlı kitabının Hollanda’da basılmasını sağlayan Mersenne’dir. Birkaç yıl sonra Mersenne, Torricelli’nin boşlukla ilgili deneylerinin haberlerini yaymıştır. Pascal’ın deneylerini desteklemiş ve matematik çalışmalarının basımını teşvik etmiştir.
Descartes için ise Mersenne, bilgi dünyasıyla haberleşmenin en önemli aracıdır. Descartes “Felsefe Üzerine Düşünceler” adlı metafiziksel incelemesini yazdığında, Mersenne eserin kopyalarını zamanın önde gelen filozoflarına dağıtmış, ilk basımda yedi adet eleştiri ve Descartes’in bunlara yanıtı da yer almıştır. Mersenne’in tek başına bir bilimsel dernek gibi çalıştığını söylemek abartı olmaz.
Başka bir akademi ise Parisli ve varlıklı biri olan Henri-Louis Habert de Montmor tarafından kurulan Montmor Akademisi’dir. Bu akademi 1650’li yıllarda Fransız biliminin merkezi haline gelmiştir. Montmor Akademisi’nin bir toplantısı, ilerde bilimsel dernekleri oluşturacak olan ilk resmi olmayan grupların işleyiş tarzını göstermesi bakımından öğreticidir. 1658’de genç bir bilim adamı olan Christian Huygens’in bir bildirisi akademiye sunulmuştur. Bu bildiride Huygens, Satürn’ün biçimini açıklamak için gezegenin etrafını halkaların çevrelediğini öne sürüyordu. Yeni bir doğa kavramı ve insanın bu kavram içerisindeki yeri tartışılmaktaydı. İlk derneklerin belki de en çetin işlevi yeni fiziksel doğa kavramlarını Aristoteles felsefesine karşı savunmaktır.

Fransa’da daha sonra 1666’da Academia Royal des Sciences (Kraliyet Bilim Akademisi) XIV. Louis’in Maliye Bakanı Jean Baptiste Colbert’in aracılığı ile resmen kurulmuştur. On altı üye ile sınırlı olarak bilimin önderlerini bir araya getirme çabasını sürdürmüştür. Akademi sadece Fransız bilim önderlerine özgü değildi. Hollanda’dan Christian Huygens, Danimarka’dan astronom Roemer, İtalya’dan Cassini’yi Paris’e getirildi. Üyelerin atamalarını yapan Fransız hükümeti maaşlarını da ödüyordu ve Academia nispeten iyi bir bütçeye sahip oldu; ancak Akademi Diderot ve d’Alembert’in önderliğinde yüzyıllık bir çalışma sonunda sanat, bilim, ticaret ve üretimle ilgili ansiklopedileri yayınladı. Bu yapılanma Fransa’nın ekonomik ve askeri tarihinin doğrultusunu değiştirmiştir. Bilim ve akademinin toplumları nereye götürdüğüne kanımca bu görüş mükemmel bir örnektir.
Avrupa’daki akademilerin en ünlüsü Paris’teki Fransız Akademisi’dir (Academie Française). 1635‘te Kardinal Richelieu tarafından kurulan bu akademinin üyeleri, 1639‘dan 1694‘e kadar çalışarak bir sözlük hazırladılar. O tarihten bu yana Fransız Akademisi, Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılır. “Ölümsüzler” adıyla tanınan akademi üyelerinin sayısı bugüne kadar hiç değişmemiş, hep 40 olarak kalmıştır.
Academia’nın bilim adamları, Avrupa’nın en zengin donanımına sahipti ve başkalarının yürütmesi olanaksız projeleri gerçekleştirecek durumdaydılar. Academia yer küresi üzerinde bir derecelik yayın uzunluğunun ölçümünü destekledi. Böylece de dünyanın büyüklüğünü önceki ölçmelerden çok iyi bir duyarlılıkla belirledi. Güney Amerika’ya yapılan bir keşif gezisi, Mars’ın Dünyaya olan uzaklığının ve dolaylı olarak da Güneş sisteminin boyutlarının belirlenmesini sağladı. Academie, hükümetin bir patent bürosu gibi işledi ve önde gelen bilim adamlarının zamanlarını birçok şey için harcadı.
İngiltere’de The Royal Society (Kraliyet Bilim Akademisi) diye bilinen ünlü kuruluş 1645’de bazı kişilerin tartışma amacıyla periyodik olarak bir araya gelmelerinden doğar. “Görünmeyen Kolej” (The Invisible College) adı altında toplananlar arasında bilim adamları, yüksek din görevlileri, hekim, mimar ve işadamları vardı. 1662’de bir kraliyet kararnamesiyle özerk bir kimlik kazanır. Akademide, sürgün edilmiş bir Alman olan ve yazışma sekreterliği yapan Henry Oldenburg’da (1620 - 1677) çalıştı. Onun yazışmaları aracığı ile sadece İngiliz değil, fakat çok daha geniş bir bilimsel çevre kendi içinde işbirliği olanağını buldu.
Oldenburg, bugün de yaşayan en eski bilimsel dergi olan Philosophical Transactions’ı kurmakla kendi işlevini kurumsallaştırdı ve modern bilimin beslediği yeni yazın biçiminin yaratılmasına yardımcı oldu.
Bilimsel dernekler bilim adamlarının iletişim gereksinmeleri sonucu kurulmuştu. 17. yüzyıl başlarında, grupların yaşaması Mersenne gibi bireylere bağlıydı. Yüzyılın sonuna gelindiğinde durum artık böyle değildi ve Royal Society ya da Academie modeli üzerine kurulmuş olan dernekler Avrupa’nın çeşitli köşelerinde yeşermeye başlamıştı.
Kraliyet Bilim Akademisi’nin kuruluş ve işleyişinde Francis Bacon’un (1561-1626) etkisi çok belirgindir. Bacon, bilimi insanoğlunun doğa kuvvetleri üzerinde egemenliğini kurmasının en etkili aracı sayıyordu. Teorik bilgiden çok uygulamalı araştırmalara önem veriyor, işbirliğine dayalı toplu çalışmaları öngörüyordu. Bacon ayrıca, çeşitli işkollarındaki teknik bilgi ve becerilerle teorik bilimin el ele vermesi, kaynaşması üzerinde duruyordu.
Sonuç olarak: Doğa ve sanatın ürünü tüm olguları açıklamak ve olup bitenlerin nedenlerini rasyonel yoldan anlamak için tam ve sağlam bir bilim sistemi kurularak geliştirilmiştir.
Kraliyet topluluğunun parolası “Nulluis in Verba” idi, bir başka deyişle, “Kimsenin sözüne güvenme, kendin araştır”. Bilgini yeni tanımı, deneyimin özel bir şeklinin ürünüydü; yani deneyin.
Kraliyet Topluluğunun bir diğer amacı da konuşma şekillerinde reform yaparak düşünmeyi kolaylaştırmaktı. Bütün üyelerinden anlaşılır, abartısız ve yalın bir konuşma şeklini benimsemelerini, her şeyi matematiksel bir açıklıkla ifade etmelerini ve zarif sözler yerine çiftçi, tüccar ve sanatkârların dilini kullanmalarını sağlamaktı. Bilimsel dilin yalın olması yeterli değildi. Kesin ve mümkünse uluslararası olmalıydı. Dilin farkı, deneyim ile deney arasındaki ipucu olacaktı. Deneyim her zaman kişiseldi ve hiç bir zaman aynı biçimde tekrarlanamazdı. Marco Polo’nun yolculukları, Kolomb ve Magellan’ın gezileri anlatılması gereken deneyimlerdi. Bir deneyimin deney olabilmesi için tekrarlanması gerekiyordu.
Osmanlı’da Akademi
Osmanlı dönemi, birçok konuda olduğu gibi, eğitim alanında da ikili bir yapıyı Cumhuriyet'e kadar sürdürmüştür. Bir yanda insanları dinsel bir dünya görüşünün değerleri ve gereksinmelerine göre yetiştirmeyi amaçlayan medreseler; öbür yandan da devletin yaşayabilmesi için zorunlu sayılan düzeltmeler, iyileştirmeler bakımından on sekizinci yüzyılın sonlarından beri Batı örneğine göre kurulan ya da ona benzetilmek istenen okullar.
Medreseler, paralelleri olan Batı ortaçağının manastır ve katedral okulları gibi skolastik nitelikteydiler. Bunlar din adamlarını ya da dinin ilkel kurallarını uygulayacak kişileri yetiştiren okullardı. Öğrettikleri doğruların, değişmez bir kadrosu vardı. Bu doğruların kaynağı ayetler ve hadisler ile bunları yorumlamış, aydınlatmış olan otoritelerdi. Bu kaynakların dışına çıkılmazdı, dolayısıyla hazır bulunan doğruları olduğu gibi benimsemek, bunları tartışmamak, yeni doğruları aramaya girişmemek, bu dogmatizm, Osmanlı medreseleri için olduğu gibi, Batı medreseleri için de karakteristiktir.

Medreseler de; deneysel araştırmaları değersiz saydıkları için yalnız kavramsal işlemlerde durup kalınır, genel ve soyut kavramlar üstünde kurgulara girişilir, tek yanlı sistemleştirmelere gidilir. Bütün bunlar da hoşgörüsüzlükle yürütülür. Böyle bir düşüncede üretme olanağı, geniş ölçüde yaratma gücü, aklın özerkliği elbette bulunmaz. Bu yüzden skolastik düşüncenin can sıkıcı bir tekdüzeliği olur. Kavramların bitip tükenmeden bölünmesi, ayırt edilmesi sonunda salt bir biçimciliğe, usanç veren bir boşluğa varılır.
Osmanlı medreselerinde “tütün ve kahve haram mıdır, mubah mıdır? Muhammet milleti mi demeli, İbrahim milleti mi..” gibi anlamsız sorunlar dinden anlayan kişiler arasında tartışmalara neden oluyordu.
Osmanlı medreseleriyle Batıdaki ortaçağ üniversitelerinin skolastik tutum ve yöntemde birleşmeleri, ikisinin de aynı kökenden, Aristoteles felsefesinden gelmelerindendir.
Bu gelişmeyi geçiremeyen İslam skolastiği ise, kendi içinde donup kalacak, on ikinci yüzyıldan bu yana büyütemediği bilgi dağarcığını evirip çevirmeden ileri geçemeyecektir. Fatih İstanbul'u aldıktan az sonra Maveraünnehir'den getirdiği Ali Kuşçu ile Molla Hüsrev'in gözetiminde Fatih Medreseleri'ni kurarken, Floransa'da da, kent-devleti başkanı Cosima Medici'nin desteğiyle, Platon Akademisi kuruluyordu (1409). Bu akademi Rönesans'ta Platon üstündeki çalışmaların merkezi olacak, Rönesans kültürünün gelişmesine büyük katkılar yapacak, Marsillusa Ficinus vb. hümanistler yetiştirecektir.

Çarlık Bilimler Akademisi’nin oluşumu 1725’te Büyük Petro’nun gayretleriyle sağlanmıştır. Akademinin kurulmasına Alman bilim adamlarının ön ayak olduğu belgelenmiştir. 1917 devriminden sonra Çarlık Bilimler Akademisi temelleri üzerinde Sovyet Bilimler Akademisi kurulmuştur. Sovyet Bilimler Akademisi II. Dünya Savaşı sonrası Sovyet ordusunca tutsak edilmiş, Alman bilim adamlarının katkılarıyla özellikle uzay bilimleri konusunda büyük başarılar kazanmıştır. Bu dönemde bilim adamlarının Sovyet Bilimler Akademisi’ne üye olabilmeleri için Komünist Partisi’ne üye olması da gerekmiştir.
Bilim akademileri tüm dünyada giderek yaygınlaşarak insan yaşamına yön vermeye başlamıştır. Çeşitli bilim alanlarında bilim, temel bilimler, sağlık, tarım, sanayi, mühendislik gibi pek çok alanda yaşamı öğrenmek ve yaşamı kolaylaştırmak adına yeni önerileri hayata katmak görev ve sorumluluğundadır. Bilim akademileri oluşturdukları çeşitli organizasyonlarla bu hizmetleri insanlığın kullanımına sunarlar.
Yaşadığımız yüzyıl özde bir bilim ve bilgi yüzyılıdır. İnsanlık bu yüzyıla tarım toplumunun ve sanayi toplumunun gelişimiyle ulaşmıştır. Özellikle teknolojideki çok hızlı gelişmeler bugünkü dünyada bilgi birikiminin ivmesini süratle artırmıştır; ancak aynı hızlı ivmenin toplumsal yapılanma içerisinde kolay kabul edilebilirliğini sağlayamamıştır. İnsanlığın yaşadığımız bilgi çağında elde ettiği pek çok olanağa karşın ortak bir vicdanının olduğunu ne yazık ki söyleyemeyiz. Bu ortak yapılanma üretimi artırmıştır, hastalıkların pek çoğuna çare bularak insan ömrünü uzatmıştır. İnsanlık bugün daha önce hayal sayılabilecek büyük atılımların peşindedir; ancak bütün bu kazanımlara rağmen ortak refah ve yaşam kolaylıklarının tüm insanlık tarafından paylaşılabildiğini söylemek ne yazık ki zordur.
Bilim akademileri insanlığın temel sorunlarıyla ilgili pek çok konuda insanlığın adeta vicdanı olabilecek etkinlikleri sürdürmektedir. Yeni bin yılımızda bilim akademileri insanlığı daha mutlu bir geleceğe taşıyacak öneri ve uygulamaları insanlığın dikkatine sunmaktadır. Kabul etmek gerekir ki hızla gelişen teknolojinin yarattığı yeni sorunlar mevcuttur. Bu sorunlar içerisinde:

1. Etik
2. Çevre
3. Eğitim
4. Sağlık
gibi sorunları sayabiliriz. Bilim akademileri bu sorunları çözme yolunda oluşturduğu etkinliklerle dünyamızı daha yaşanabilir bir yapılanmaya taşıma görev ve sorumluluğundadır. Bu sorumluluk tüm dünyada paylaştığımız ortak değerleri daha yararlı, daha iyi ve dengeli paylaşma sorumluluğudur.
KAYNAKLAR
• Bulu, A. Bilimsel Bilginin Paylaşımı, Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknoloji Eki, 3 Nisan 2004.
• Boorstin, J.I. (1996) Keşifler ve Buluşlar, Türkiye İş Bankası. ss.659. (çev. Fatoş Dilber).
• Dubos, R.J. (1950) Louis Pasteur Free Lance of Science, Little, Brown and Company, Boston, s.6, 14, 15, 17.
• Gökberk, M. (1997) Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk, Cumhuriyet Kitapları.
• Manfredi, V.M. (2002) Büyük İskender Makedonya’dan Anadolu’ya, Can Yayınları, s.83 (çev. Eren Cendey).
• Ronan, C.A. (2003) Bilim Tarihi, TÜBİTAK Yayınları, s. 7-53.
• Şuhubi, E. (1994) Bilim ve Eğitim, TÜBA Bilimsel Toplantı Serileri: 2, s.139-143.
• Westfall, R.S. (1995) Modern Bilimin Doğuşu, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Dizisi 4. ss.190.(Çev. İsmail Hakkı Duru )
• Yıldırım, C. (1983) Bilim Tarihi, Remzi Kitapevi, s. 303.
• Yıldırım, C. ( 1995) Bilimin Öncüleri, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Dizisi, 9. s.218
• http://vlib.iue.it/carrie/texts/carrie_books/paksoy-3/turk15html
(* Akademi Başkanı Prof. Dr. Yücel Kanpolat'ın konuşma metni henüz tamamlanmamış bir metindir. )
|